Dün, bugün ve yarın. Yaşadığımız dünya da insan ve toplum bazında hep içice yüz yüze göz göze olduğumuz durumlar. Dün yaşananlar bugünü, bu günün akılcı yorumları da yarınımızı etkiler ve şekillendirir.
Tarih bir hafızadır. Tüm toplumların hafızası. Bu hafızayı traş etmek, ya da kendi istediği kurgularla sosyal-kültürel ve siyasal zeminlerde onu ideolojik bir kalıba sokarak yaşananları olduğu gibi değil de, istediği ve öngördüğü biçimde sunmak, zaman geçtikçe ve değişim süreçleri kendini iyiden iyiye hissettirdikçe: bu sefer toplumun bireyleri arasında anlaşılamama gibi durumlar ve çözümlenemeyen birtakım sorunlar yumağı ortaya çıkmakta, dolayısıyla olumsuzluklar ve önü alınamayan sorunlar be vesileyle tüm toplumu negatif sarsıntılara götürmektedir.
Hâlbuki bana öğretilen bir gerçek vardı. Ben bu sözün çok ehemmiyet taşıdığını biliyorum. Peki, Neydi bu söz. “Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, şüpheli bir şekil alır ki, beşeriyetin yolunu değiştirir. Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça söylemeye cesaret gösteren, insanlar olmalıyız”.(M.Kemal ATATÜRK)
Demek ki: doğruya doğru/yanlışa yanlış demek gerekiyor. Üstelik bu ortaya konulan düşünceler sadece bir noktaya parmak basmak, toplumun hassasiyetine tercüman olmak ve dilimiz elverdiğince kendimizce çözüm önerileri getirebilmektir. Yani şu ileri teknoloji ve bilim çağında ülkemizin hak ettiği yere huzur ve toplumsal barış içerinde gelmesini, geçmişte yapılan birtakım olumsuzlukların bir daha yaşanmamasını sağlamak ve bir nebzede olsa kendi çapımızda katkıda bulunmaktır. Kimseyi kötülemek ve karalamak gibi bir çabamız asla yoktur. Zaten her insan ne yaptıysa zerre miskal kadar da olsa bunun hesabını kendisi verecektir. İlahi Adalet böyle diyor. Ben kendi adıma : elimden geldiğince dilim döndüğünce anladığım ve algıladığım kadarıyla doğruları paylaşmaya çalışıyorsam,bunu başkalarının hatırı hoş olsun diye yapmıyorum.Sadece inandığım değerler doğrultusunda bir noktaya parmak basıyor ve onu değerlendirme yoluna gidiyorum.Elbette bir olayı kendi döneminin özel şartları içerisinde ele alıp yorumlamak gerekir, ancak toplumun bütün kesiminin içinde bulunduğu ve özel şartların savaştan yeni çıkmış ve birlik beraberliğe daha bir muhtaç olduğu toplumsal bazda tabiî ki bu süreci daha bir paylaşımca destekleyecek tüm insanımızı kapsayacak onu birbirine perçinleyecek daha farklı toplumsal duyarlılıklar gösterilebilinirdi, daha farklı kararlar alınabilirdi diyorum.. Şu da asla unutulmasın ki: Osmanlı asla geri gelmeyecekti. Bunu hem o dönemde hem de günümüzde isteyen kimse yoktur, fakat İstiklal Harbinin muzaffer komutanlarını birbirinden, zafer sonrası iş devlet yönetimi ile ilgili argümanlara gelince; kesin hatlarla ayrılmasına sebep olan hususlar konusunda, bizlerinde fikirler ileri sürüp kafa yorması ve çözüm önerilerinde bulunması kadar bundan daha doğal ne olabilir ki? Bence fikir beyan etmek eleştiri getirmek yada daha farklı görüşlerde bulunmak her Türk insanının en doğal hakkıdır diyorum. Çözüme katkı noktasında, değer bulur ya da bulmaz bu okuyucunun tamamen ikna olmasıyla ilgilidir. Ayrıca şunu bir kez daha belirtmek isterim ki: başkalarını mutlu kılmak adına yazı yazmadığımı tekrar hatırlatırım. Bu bana ters gelir. Çok şükür aklımı ve beynimi kimseye kiralamadım. Vicdan süzgecim bir Müslüman Türk bireyi olarak neyi gerektiriyorsa, onun usulü dairesinde, inanç ölçülerine bağlı kalarak düşüncelerimi paylaşmaya çalışıyorum. Herkesin saçına göre tarak vurmak veya sırtını sıvazlamak benim kitabımda ve anlayışımda kayıtlı değildir. Literatürümde yer almaz…
Binaenaleyh bazı arkadaşların tereddüt içerisinde karamsar bir tablo çiziliyor demelerini doğru bulmuyorum. Biz geçmişte yapılan bazı özel uygulamaların günümüz muvacehesinde de aynen devamını isteyenlerin olduğunu ifrat ve tefrite gidenlerin bulunduğunu da biliyoruz. Sadece isteğimiz insanların kendini korkmadan ifade edip haklarını ve isteklerini, ülkemize halel getirmeyecek şekilde makul ve mantıklı düşüncelerini hakkaniyet ölçüleri zarfında dile getirip, toplumsal bütünlüğümüzü daha da pekiştirmek ve dış güçlerin oyunlarını bozarak, ülkemizin huzur bulmasını istiyoruz.
Bana hoş gelen ve cesaretlendiren bir başka güzel sözde “ Her şeyden evvel kendinizin dikkat ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde, her şeyden ve herkesten evvel kendi inisiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız .” (M.Kemal ATATÜRK)
Yukarıda değindiğim gibi vicdani ölçülerime vurmadığım ve kendi içimde sindiremediğim bir olay ya da durumu asla diğerleriyle paylaşmam. Söylediklerim, önce kendimi, özümde ve kalbimde ikna etmesi gerekir. Benim kaleme aldığım çalışmalar, işte hep bu türdendir. O nedenle bazı arkadaşların bunu bilmesinde yarar var diyorum. Yine bilinsin ki; Benim yazılarım yüreğiyle düşünenler içindir. Yüreğini ortaya koyup Anadolu İnsanının hali pürmelâlini sezinleyerek, bunun sancısını özünde taşıyanlar içindir. Sadece kendisi için değil, Tüm Anadolu için yaşayanlar içindir. Ve devamla diyorum ki: Dindar mütedeyyin insanlara dinci yaftasıyla saldıran, derin mevzuların karanlık adamı, beyaz Türklerin efendisi, hatta ağababası Soner’in, bu ülkenin temel taşlarından ve sacayağından birini oluşturan, Anadolu Alevileri hakkında ahkâm keserek olumlu bir referansı olacağını zannetmekte hayalden öteye geçmez…Ki bu adam hiç de tarihçi falan değildir….
Bundan önceki yayınlanan yazım dediğim gibi: Türkiye’miz, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren çok sancılı bir süreçten geçmiş, hala da bu sancılı durumu devam etmektedir. Bazı kesimler Ülkeyi 1930’ lardaki bir anlayışla yürütmenin uygun olacağını, Cumhuriyetin kazanımlarından ödün verilemeyeceğini dillendirirken, bazıları da aksini savunup, Avrupa’yı (batılılaşmayı) örnek alıyorsak onun demokrasisinin de olduğu gibi uyarlanmasını ve insan haklarının daha da genişletilmesini belirtmektedirler. Hatta bazıları da bu durumun Ülkeyi bölünmenin eşiğine getireceğini vurgular.
Bu tartışmaların, Türkiye’nin dün, bugün ve Yarınını gözeterek, sosyal-siyasal zeminde yapılmasını, çözüm önerilerinin dikkatlice analiz edilmesini ama ülke birliğimize asla halel getirmemesini benim gibi sizlerde talep ediyorsunuzdur, herhalde. KONUŞAN VE TARTIŞAN TÜRKİYE OLMASIN MI? Elbette tüm sorunların masaya yatırılıp konuşulması gerekir, bu birlikteliğimizi ve geleceğimiz güçlendirir… Konuşmaktan neden korkulsun ki ? Yada sorunları sürekli ötelemek neye ve kime faydası olur ?...Sadece dış güçlerin elini ve dilini güçlendirir, o kadar…Bunun da hala acılarını ve ülkemiz üzerinde oynanan çirkin oyunların sıkıntılarını hep birlikte çekmekteyiz…
Şurası unutulmamalıdır ki; Değişimin dışında kalmak ya da olaylara kayıtsız kalmak ya da statükoda ısrar etmek asla mümkün değildir. Değişim dedimse, bizi ayakta tutan inanç ve değerlerden tamamen soyutlanarak kendimizi topyekün bir başka yabancı kültürün içerisine atmak gerektiğini söylemiyorum. Değerlerimize bağlı kalarak, onu gerektiği gibi koruyarak, bizi ayakta tutan, nesilleri birbirine bağlayan inanç ve değerlerin korunup, bu bizi biz yapan asli kimliğimize sahip çıkıp, bilgi bilim,fen ve teknolojik gelişmeleri göz ardı etmeden sağlıklı yapılanmayı sürdürmek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü benim inancım hiçbir ayrım yapmadan “beşikten mezara ilim öğrenmeyi emreder” Böyle bir inancın mensupları nasıl olur da bugün bunları elde etmek için uğraş vereceğine, birbirlerini yemeye çalışır, anlamakta zorlanıyorum…
O halde olayları, tahlil ve yorumlama da; dün, bugün ve yarın eksenli, ama devamlılığımızı sağlayan, sağlıklı bir yapılanmayı sağlayacak şekilde dikkatlice yapıp, bulunduğumuz zamandaki nesil sorumluluğumuzu önemseyip, görev ve sorumluluklarımızı azami derecede yerine getirmeliyiz…
Şimdi tekrar başa dönersek: Cumhuriyet öncesi yaşadığımız toplu travmanın bizleri bir hayli sarstığını, sonuç da tarihe mal olan bir imparatorluğun külleri arasında yeniden doğuşun “olamaz” denilen tablosunu zor da olsa başardığımızı, ama büyük bir kıskaç içerisine alındığımızı, bölge olarak stratejik öneme sahip bir coğrafya da yer aldığımızı hepimiz biliyoruz. Bu arada misaki milli hudutları dışında kalan ve özden koparılıp alınan parçalarımızın da, bağlı olduğu asli bünyemizi devamlı sızlattığını, hala açılan bu yaraların kapanmadığını da bilmekteyiz. Kendi içimizde yaşadığımız siyasal ve toplumsal iç çekişmelere rağmen ve dış güçlerinde meydanları boş bırakmadığı düşünülürse, bugünlere gelinceye kadar, olumsuz tablolarımız olduğunu, ama bu badireleri zorda olsa birbirimiz anlayarak atlattığımızı belirtmeden geçemeyeceğim. Ülkenin ilerleme ve kalkınmasına çomak sokmak isteyen ne kadar iç ve dış kötü niyetliler bulunsa da, Türkiye kendi kulvarında kendi iç dinamizmiyle, bugün belli bir seviyeye gelebilmiştir, Fakat bu yeterlimidir? Hayır..Önemli olan derinlere uzanan, kültürel dinamizmimizi bugünün bilim fen ve teknolojisi ile süsleyip,yarınlara daha güçlü bakacak olan öteki yanımızı sağlamlaştırarak, (birlik ve beraberce yaşantımızı) geleceğimizi güçlü kılmak en başucu görev ve sorumluluğumuzdur. Günümüzde futuroloji adı altında geleceğin 10,20,50,100 yıllık hesapları yapılırken, bizimde Hz Ali efendimizin dediği gibi evvela eğitim anlayışında “Çocuklarınızı 10-20 yıl sonrası için hazırlayınız” düsturu gereği bizimde hesaplarımızı ona göre yapmamız gerekir. Yani değişim kısaca her zaman senin içinde ve seninledir. Hz. Mevlana demiyor mu “ Dün geçti, yarın için güzel şeyler söylemek lazım diye”…
Anadolu insanı; yürek insan. Cefakâr ve fedakâr. Anadolu insanı ,gönül adamı….Zorluklarla iç içe yaşar pes etmez. O zaten hayatının bir parçasıdır. Zulme uğrar, devletine yine küsmez. Allah devlete ve millete zeval vermesin diye dua eder. Haksızlık görür, kanaati elden bırakmaz.
Anadolu insanı gerçekten güç ve dayanıklılık yönüyle dünyanın en haysiyetli, en vakur ve en olgun kişilikli bir karakterine sahiptir.
O kan tükürse de kızılcık şerbeti içtim der. Devlete olan bağlılığına halel getirmez.
Acısını içine gömer, bazen de türkülerle ağıtlarla gözyaşına katık eder.
Çile yüklüdür, sevdalıdır, Anadolu İnsanı…
Acılar onu pişirir, olgunlaştırır. Alınlarda oluşan O çizgiler:
Üzerindeki ağır yükün derin oyukları,
Ötelere uzanan bir yolun ilk km.sinin başlangıç kulvarı,
Yaşanılan koca bir ömrün, inişli çıkışlı labirenti sanki….
O çizgiler Anadolu insanının yüz akı, derin bakışların dışa yansıyan iç içe girmiş gönül halkaları…
İşte böyledir, Anadolu İnsanı.. Her yöresi güzel, türküsü özeldir. Kalpleri sevgiyle çarpar, sevgiyle beslenir…
İnsanlığın harman, yiğitlerin mertlik naraları attığı bir diyardır, Anadolu…
Ama gelin görün ki ;Bazen de zaman içerisinde yaşanılan öyle acılar vardır ki : Unutulamaz durdurulamaz set çeksen gözyaşlarına, yarar o seti ,aşar üzerinden , akar gider, enginlere doğru uzanır derin duygularla….Etkisi yıllarca sürer gider o acıların. Üzerine bal döksen de, almaz acısını. Bıçak yarası gibi sızlar durur, yüreğinin en ücra köşelerinde…
Dile gelir anlatır bazı şeyleri bu acılar, şiir olur dökülür mısralara. Depreşir yaralar, hatıra geldikçe ( ki hatırdan asla çıkmaz bir türlü) gözler buğulanır, nefesler kesilir... Artık onu durdurmak imkânsızdır.
Gönülden gelenler dökülür tel tel mısralara. Mısralar şiir olur, koca bir tarihi sana birkaç satırla dillendirir, gözler önüne seriverir, birden her şeyi, bir çırpıda döküverir önüne… Tıpkı şu ifadelerde olduğu gibi….
DERSİM:
Fırat’ın ve Murat’ın mavi kolları ile kucakladığı doruk kent,
Taşı çatlatan bin yıllık bir çığlığın sesi duyulur her yöresinde.
Dağında taşında deresinde…
Bir uğultu, bir çığıltı..
Çoğalır yürür, dağılır durur.
Dersimin yüreği saniyede bin vurur !...
“Söyleyeninin kim olduğunu bilmediğim bu satırlar yürekten düşünenler için bir nebze de olsa bizleri mutlaka elimizi başımıza koyup düşündürebilmeli ve geçmişin bazı olumsuzlukları karşısında bugün ne kadar birbirimize muhtaç olduğumuzu gözler önüne serebilmelidir,diyorum”..
VELHASIL:
“Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bir bütünün asli unsurları olarak: Bu fedakâr ve cefakâr milleti:
İman ve İz’an ile kucaklamaya,
Çok ciddi ve samimi Nefs muhasebesi yapmaya,
Tarihini, mazisini ve ecdadını iyi tanımaya,
Biz Allaha güveniyoruz ifadesini, Gönüllerimize nakşetmeye “...
Davet ediyor, yazının okuyucuyu sıkmaması ve bıkkınlık vermemesi adına burada kesiyor, devamında buluşmak dileğiyle, sağlık ve esenlikler diliyorum.